Zar Adam’ın Peşinde – Luke Rhinehart

Zar Adam’ı okuyup da arka kapağındaki Zar Adam’ın Peşinde (The Search for the Dice Man) reklamını görmemek mümkün değildir herhalde. Hele ki ilk kitap aklınızda biraz merak uyandırdıysa (hikayenin yarım kalmış hissinin de etkisiyle), Zar Adam’ın Peşinde birden okuma listenizin üst sıralarına yerleşiveriyor.

Öncelikle girişten de anlaşılacağı üzere Zar Adam’ın Peşinde kesinlikle bir devam kitabı. Her ne kadar kitabın başında önce ikinci kitap eline geçenler için hikaye şöyle böyle bir sayfada özetlenmeye çalışılmışsa da Zar Adam okunmadan bu kitaba başlanması bir filme yarısında girmekten başka bir etki yaratmaz.

Zar adamımızın ilk kitabın sonunda acabalarla kalışı bir yerde ikinci kitabın da çıkış kaynağı olmuş. Zar Adam’ın Peşinde genel anlamda ilk kitabın bıraktığı noktadan 20 yıl sonrasını ve Luke Rhinehart’ın oğlu Larry’nin hikayesini anlatıyor. Babasının ailesini terk edişini hiçbir zaman içine sindiremeyen Larry, içten içe Luke’a karşı sürekli öfkeyle karışık bir merak gizliyor ve içerisinde bulunduğu bu durum yıllar önce aynı Luke’un başına gelenler gibi işini, kurmak istediği aileyi tehdit etmeye başlıyor. Bu şekilde devam edemeyeceğini anlayan Larry, babasının izini sürmeye karar veriyor.

Luke Rhinehart’ın yıllar önce başlatmış olduğu zar yaşamının etkileri kendisinin yolundan gitmek isteyenlerce zar merkezlerinden Luke Cumhuriyeti’ne varıncaya kadar çeşitli aşamalarda büyüyor ve Luke, kimsenin tahmin edemeyeceği bir üne kavuşmuş gözüküyor. Başta tüm bu olan biteni bir saçmalık olarak gören Larry, Luke Cumhuriyeti’ni ziyaretinin ardından hayatta yapamadığı şeylerin farkına varmaya başlıyor. Zar yaşantısına da, işleri babası kadar abartmayarak katılan Larry, yıllardır yaptığı yatırım analizleri için kullandığı sistemin dahi nasıl ufak şeylerle yerle bir olacağını görüyor ve bu olay “şans” faktörüne olan inancını daha da artıyor.

447 sayfa olan Zar Adam’ın Peşinde, ilk kitabı okuyanlar tarafından gerek hikayeyi tanıma gerekse de “bundan sonra neler oluyor” tarzı soruları cevaplandırması bakımından tercih edilebilir olacaktır. Seriye yeni başlangıç yapmayı düşünenler içinse olası bir bağlanamama ihtimaline karşı, ilk kitabı gördükten sonra Zar Adam’ın Peşinde’yi almalarını öneririm.

Kal

Müzik anlamında pek yazım yoktur. Hatta bu konuda bir kategorimin bile bulunmayışı belki de bahsettiğim şeyin en güzel ispatı gibi. Ara sıra böyle eleğime takılan şeyler için de “genel” kategorisi iyi iş görüyor aslında.

Son günlerde bir düet dolanıyor etrafta. Atiye ve Teoman gibi iki soyadı olmadan anılan ünlünün seslendirdiği bu düetin, dönüp dolaşıp burada yazı olacak kadar ne vasfa sahip olduğunu kısaca açıklayayım. Parça orada burda bu kadar sık dönmeye başlamadan önce kaynağını hatırlamadaığım bir yerden çalışmanın olacağını duymuştum. Teoman bildiğimiz üzere kırklı yaşlarını almış ve hala genç kızların sevgilisi imajını sürdürmeyi başarabilen nadide bir adam ve kendisi ile ilişiklendirilemeyen (veya hayran olmayan) bir kız olma ihtimali çok düşük. O yüzden Teoman kısmının atıfta bulunduğum kişi ile bağlantısı çoğu kişi için kabul edilebilir ve standart olacaktır. Ama ortada bir Atiye faktörü var ki açıkçası kendisi benim için kanayan bir yara. Uzun uzadıya açıklamaya kalksam işin içinden çıkamayacağım ama bu Atiye faktörünü yaklaşık 6 ay önce şu şekilde açıklamışım. Okumanız, konuyu kapmanızda faydalı olacaktır.

Olayı yüzde yüz açıklayabildiğimi sanmıyorum ama yüzde ellinin üzerine çıkan herkes bu durumu, benim için yağmurdan kaçarken doluya tutulmak vakası olarak nitelendirebilir. Gerçekten de öyle. Uzunca bir süre kaçmama rağmen bundan 2-3 gün öncesinde NTV’deki Gece Gündüz programında, Yekta Kopan’ın konuğu Teoman idi ve konu dönüp dolaşıp Teoman’ın düet merakı ve bu merakın son meyvesi Kal’a geldi. Aman efendim bizim Teoman Bey’in yüzü güldü falan filan bir anlatmaya koyuldu ki ne dese beğenirsiniz? Bu düetin kaydında ve klibinde Teoman, Atiye ile hiçbir an bir araya gelmemiş. Parçaya göre ayrı okunup birleşmeliymiş zaten falan filan.. Düet diyoruz düet, bu ancak olsa olsa dijital bir birleştirme (özel adı var mı bunun bilmiyorum) olarak sayılır benim neznimde. Yekta Kopan’ın şaşkın bakışları arasında Atiye’yi dışladığını anlayan Teoman, tam kelimesi kelimesine olmasa da “Atiye ile iyi anlaşıyoruz, burada görüşmedik format gereği bık bık…” bir şeyler saydırdı durdu. Acaba düet konusunda bir araya gelmiyorsanız hangi konuda geliyorsunuz bu soruyu sormak isterim açıkçası. Oturup poker oynamıyorsunuz herhalde?

Neyse efendim.. Beni oradan oraya sarsan iki ismin birleşmesiyle “finish him” tadında bir parça var önümde. Yine kaçacağım desem illa ki karşıma çıkacaktır eminim. Bu arada şarkıyı da beğendim alıp dinleyeyim desem de mazoşistlikte hızla ilerleyebileceğimi öngörüyorum. Anlayacağınız ne yapacağımı bilemedim açıkçası. En iyisi şu Atiye Deniz entry’min son satırlarını tekrar tekrar okumak galiba. Bunun modası da bir gün geçer elbet.

Buyrun size sözlerini de vereyim de Google’da, Bing’te arayıp, gelip sözleri göremeyince küfrü basmayın. (Bing bulamaz pardon)

Daha çok küçücüksün
Yeni bir hayat var önünde
Kendini bilirsen
Yürüdüğün yol seninle
Yeni doğmuş bir bebek
Yeni açmış bir çiçek gibi
Bir ömür var önümde
Yaşarım istediğim gibi
Bazen sıkılırsın
Bazen bunalırsın hayattan
Biliyorum ben böyleyim
Yeter ki iste sakın korkma hayattan
Farkındayım seninleyim
Kal kal kal
Hep yanımda kal
Kal kal kal
Hep hayatta kal
Tut elimi
Duy sesimi
Belki zor olacak
İçini yakacak düşsen bile
Kalk yeniden bana sarılarak göster sevdiğini
Kalllllllllllllll

Birgün herşey değişir
Anlamak zor gelir bazen
Birgün herkes değişir
Yenilmek zor gelir zaten
Benim hayallerim var
Benim bitmeyen umutlarım
Ama bazen yanlızım
Sessiz, solgun sokaklarda
Bazen sıkılırsın
Bazen bunalırsın hayattan
Biliyorum ben böyleyim
Yeter ki iste sakın korkma hayattan
Farkındayım seninleyim
Kal kal kal
Hep yanımda kal
Kal kal kal
Hep hayatta kal
Tut elimi
Duy sesimi
Belki zor olacak
İçini yakacak düşsen bile
Kalk yeniden bana sarılarak göster sevdiğini
Kalllllllllllllll
Ne kadar zor gelsede bazen
Ağlamak gelsede içinden
En karanlık günde bile
Sakın korkma güneş doğsun içinde
Kallllllllllllllllllll.

Yedinci Pencere

Ah evet Windows 7 olacaktı ama çok sıradan bir başlık olmaz mıydı sizce de? Aslında Windows 7 konusunu işlemek için bile bu kadar geç kalmışken sıradanlıktan bahsetmekte gereksiz ama öyle diyelim öyle olsun hadi.

Kim bilir bu yazıya kadar ne çok Windows 7 incelemeleri okudunuz hatta bireysel olarak testlerini yaptınız. Kişisel olarak “sen ne sunacaksın?” diye soracak olursanız “hiçbir şey” i büyük bir zevkle yapıştırırım. Çünkü bu yazıyı yazarken bile kendisini 24 saatten az bir süredir kullandığımı belirtmem gerekir ki bu süre bir inceleme için hiç de yeterli sayılmaz.

Bir zamanlar Sevilmeyen Pencereler diye, Microsoft’un işletim sistemlerinin tarafımdan algılanışlarıyla ilgili bir yazı yazmıştım. Bu yazıda genel olarak insanların sevmediği işletim sistemlerinin (ME, Vista gibi) benim çok hoşuma gitmesi ve sorunsuz kullanmam gibi bir tezat vardı ve Windows 7′yi baştan sevmeyeceğimin işareti gibiydi bu yazı. Bu denli geç terfi etmemin de altında ne diyim artık önyargı yatıyordu herhalde.

Önyargılarımda yanılmayı tercih etsem de sözün özü haksız çıkmadım yine. Negatif yorumlarla hakkını yemeyeyim Windows 7 gerçekten iyi bir sistem ama Vista’dan terfi eden birine yenilik sunmadığı da aşikar. Programların farklı işletim sistemlerine burun kıvırması da cabası. Bu uyumsuzluğu karşısında compatibility mode geyiğinin XP’den beri hala bir işe yaramadğını görmekse ayrı bir hayal kırıklığı. Driver’larda ise 7′nin iddialı olduğunu duymayan yoktur ve bu bağlamda HP Pavilion dv6885se notebook’umun (buraya yazıyorum bir daha aradığımda bakacağım, bilgisayarı ters-düz etmek zor geliyor :)) sadece ekran kartı anlamında o da Aero konusunda sorun çıkarması dahili olarak yaşadığım tek eksiklikti. Burada HP’yi de kınamadan geçmemek lazım çünkü kendileri 26/6/09′dan önce alınan bilgisayarlar için Windows 7 sürücü desteği vermeyi uygun görmemişler. Neyse ki Nvidia, HP’den bağımsız olarak ekran kartının Windows 7 uyumlu sürücülerini yayınlamış durumda ve kendileri gayet iyi çalışıyorlar. Yoksa Aero’yu kapatıp Windows Basic teması ile devam etmektense Vista’yı tercih edeceğim buram buram yazımdan okunuyordur eminim. Son sürücü uyumsuzluğu da (harici olarak) iPhone’un tethering özelliğinde çıktı. 3G uğruna İstanbul’daki ADSL’imi kapatmış birine yapılacak şey miydi bu Windows 7? Birde iPhone yani, Apple ile Microsoft’un yakınlaştığı şu güzel günlere yakışmadı hani..

Baştan da belirtmeye çalıştığım gibi bu yazı tam bir Windows 7 incelemesi olmayacaktı, olmadı da. Maksat Windows 7 hikayemi anlatmaktı. Mac’ten esinlenilme bir taskbar, Windows 95′ten sonra ilk defa değiştirilen paint ve çeşitli hataları giderip birkaç da göz boyayıcı özellik eklemekle yeni işletim sistemi demek bana çok saçma geliyor ve malesef 7 hakkındaki ilk izlenimlerim bu yönde. Sonraki dönemde eskiye dönme gibi tercihimin olacağını sanmıyorum ama Vista’yı beğenmeyip XP’den direk 7′ye geçen kalabalık kadar da hoş düşüncelere sahip olmadığımı belirtirim.

Son olarak, yakın zamanda birçok alanda öncülük yaratan Alihan‘a Windows 7 sponsorum olduğu için de teşekkürlerimi sunarım. KDV dahil 436 TL’lik bir ürün insanın başına saksı düşmedikçe hediye edilmez. Ayrıca Alihan’ın başına düşen çiçeği sulayan, besleyen ve balkonun en nadide sakat köşesine koyan ismini vermek istemeyen teyzemize de sevgiler sunarım. Korkma teyzeeee, mahkemeye vermeyecek kimse seni! :)

Zar Adam (The Dice Man) – Luke Rhinehart

Not: Bu yazı spoiler içermektedir.

Kitabın yazarı ve aynı zamanda hikayenin baş kahramanı Luke Rhinehart, Manhattan’da eşi ve iki çocuğuyla yaşayan bir psikiyatristtir. Belki birçoğumuzun başına gelen hayattan, monotonluktan sıkılma belirtileri Luke Rhinehart’ı da fena halde etkilemiş ve kelimenin tam anlamıyla hayattan tatmin olamamaya başlamıştır.

Yakın iş arkadaşları ve eşi Lil ile geçen bir kumar akşamının ardından dağınık masa ve kendisi ile baş başa kalan Luke Rhinehart’ın aklına tek kelimeyle çılgın bir fikir gelir. Yerde farkettiği bir zar ve üzerini örten bir oyun kartı Luke’ın aklını karıştırır ve kendi kendine bir deneme yapmaya karar verir. Luke, kart sebebiyle hangi yüzünün üstte olduğunu göremediği zar birli ise o akşam meslektaşı, aynı ofisi paylaştığı ve aynı zamanda oturdukları apartmanda da komşusu olan Jake Ecstein’in eşi Arlene’e tecavüz edecektir. Başta fikir çok uç gözükse de altıda bir şans olduğunu düşünen Luke kararı zara bırakmaya karar verir. Kartı kaldırdığında zarın birli olduğunu görür ve Arlene’in de kendisine karşı boş olmamasını kullanarak zarın “emrini” kolaylıkla yerine getirir.

Uzun süredir düşünerek yaşamanın ne kadar can sıktığını zarın kararını yerine getirince anlayan Luke Rhinehart kararlarında git gide daha çok zarlara danışmaya başlar. Yaptığı günlük aktivitelerden tutun da alınması gereken ciddi kararlara kadar her seçeneğini listelere yazarak birden altıya (daha uzun vadelerde çift zar formatında) numaralandırmaya ve attığı zarın işaret ettiği yoldan gitmeye başlar. Kariyeri, hastaları, evliliği her şeyi artık zarın elindedir ve yavaş yavaş bu değerlerin tamamını kaybetmeye başlar.

Bunun yanında Luke Rhinehart, ülkenin çeşitli bölgelerinde kendine bulduğu taraftarların da yardımıyla zar merkezleri açmaya başlar. İnsanlar arasında hızla yayılan zar adamlık yavaş yavaş kendini bir dine çevirirken Luke Rhinehart’da git gide daha içinden çıkılmaz bir zar adama dönüşür. Zarların kendisini cinayet işletmeye kadar taşıdığı bu süreçte meslektaşları ve medya tarafından “deli” damgasını yemesi de fazla gecikmemiştir.

Kitabın öyküsünün bir hayli bağlayıcı olduğunu söyleyebilirim. Hatta uç örnekleri görmezden geldiğinizde okurlarını bir zar adama dönüştürme konusunda da özendirmediğini iddia edemeyiz. Hatta bu düşünce o denli güçlü ki kitabın arkasında eğlence ve tehlike arasındaki ince çizgi çeşitli yazar ve organizasyonlar tarafından da belirtilmiş. 464 sayfa olan kitabın Türkçe baskısı Pegasus Yayınları’ndan çıkmış durumda. Kitabın devamı niteliğinde olan “Zar Adam’ın Peşinde” de Zar Adam’dan sonra tercih edilecekler listesinde gibi duruyor.

Son bahar & Sonbahar

Evetttt sayın izleyiciler Double Story’nin yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün yaz yaz yaz bölümümüzden hatırladığımız tandık bir sima Tolga ile yarışacağız yine. Formatı biliyorsunuz; verdiğimiz bir kelime ile yarışmacımız iki farklı hikayesini anlatıyor ve birbirinden değerli hediyelere kavuşuyor. Daha fazla zaman kaybetmeden Tolga Bey’e merhaba demek istiyorum.

S: Sunucu, T: Tolga
S: Merhabalar Tolga Bey nasılsınız bugün?
T: Merhaba, iç güveysinden halliceyiz işte, sizleri sormalı..
S: Bizler de yuvarlanıp gidiyoruz. Deneyimli bir yarışmacı olduğunuz için hemen yarışmaya geçmek istiyorum. Kelimemizi görelim mi?
T: Tabi buyrun.
S: Çarkımız dönüyorrr ve bugünkü kelimemizzzz “Bahar”.
T: Aaaa ne güzel, bu kelimede x2 hakkımı da kullanmak istiyorum.
S: x2 miii? Amanın yani siz bu kelimenin başına veya sonuna bir kelime daha ekleyip ödüllerinizi ikiye katlayacaksınız? Yamuluyor muyum?
T: Yamulmuyor ve yanılmıyorsunuz. Eklemek istediğim kelime “bahar” ın başına “son”.
S: Pekalaaaa Tolga Bey, Sonbahar ile iki farklı öykünüzü bekliyoruz buyrun;

Senior: 2010 Şubat ayı. Ders seçimleri için İKU’nun Internet Explorer’dan başkasıyla çalışmayan teknoloji harikası(!) Nokta otomasyon sistemine girilir. Ders seçimi falan filan yapılır ve üstteki yazı ister istemez dikkat çeker. “Bahar”. Evet kabul ediyorum Kıbrıs daha bir İngilizcevari idi ve “Spring” yazardı ama İKU olmasa nasıl bahar üzerine oynardım ki? Peki sonu ne bu işin? Aldığım 7 dersin (Yedi taneydi di mi Alihan? Yamulmuyorum aman yanılmıyorum di mi? Aydınlat beni :)) yarısından fazlsında sıçmazsam bu bahar dönemi benim son bahar dönemim. Eh belki şimdiden yaza kalmayı garantiledim ama son bahar mı son bahar.

Junior: Kelime oyunlu cin yaklaşımın ardından -blog dünyasının son mohikanına atfımla da birlikte- 100 puanın yarısı 50 puan haneme yazılır.

Sophomore: Ne desem ne desemm.. Hah buldum aylardan sonbahar (orjinallik de tavan yapmış görmeyeli). Şubat ayından Mart’a girerken tam ilkbaharın kollarına teslim olacakken de sonbaharı anlatmak pek koyuyor ama neyse işte, böyle yazdan çıkarsınız yapraklar sararır falan.. Eylül diye bir ayda başlar ama son yıllarda küresel ısınma falan filan yazdır, canıdır aslında o da. 13 diye bir günü vardır Eylül’ün koyar adama ara sıra, sonra Ekim-Kasım derken t-shirt’leri atarsınız uzun kollu bir şeyler giyersiniz budur yani sonbahar.

Freshman: Öykünün sıradanlığı ve yasaklı 13 Eylül vurgusu puan kaybettirir. Kalan 50 puanın sadece 10′u haneme yazılır. Ayrıca freshman, sophomore, junior ve senior gereksiz başlıkları ile 13 Eylül yasağı yüzünden New York – Cortland hattında bir soruşturma açılabileceği vurgulanır. Tebliğ gerekirse e-mail ile bildirilecek miymiş neymiş. Sanmıyorum gelsin ama Tolga’nın Avukatı hazırlıklı olsun dediler :)

S: Tolga Bey, iyi başladınız nefesiniz kesildi (50+10)x2=120. Neredeyse x2’siz bir yarışma gibi oldu ne diyorsunuz? Neden yasaklı konulara girdiniz?
T: Son-bahar kelime oyunu son sınıf falan evet efenim iyi başladım ama 13 Şubat gecesi gene rüyalar rahat bırakmadı. 7-8 saat uykumun ben diyeyim tamamı siz diyin beşte biri (küsüratlı sayı vereyim de salladığım anlaşılmasın) gene o vardı. 13 Eylül, meylül hatta Behlül (o kim lan?) bunlardan geliyor yani..
S: Neyse Tolga Bey sağlık olsun, 120′de iyi puan. Hemen Limon Sözlük‘ün çiçeği burnunda karma sistemine bakıyoruz veeeeee +120′nin karşılığı “burjuva”. Evet, hostesimiz Berrin şimdi burjuvayı kaldırıyor veeeeee ödülünüzzzzz Cortland’tan bir e-mail. Tabi ki; “rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm, o incecik belineee sarılarak yürürdümmm.” Buyrun sepetiniz Tolga Bey, takın ve yolunuza gidin.
T: Oldu o zaman, yatıp uyuyayım bari yine, mail’ler devrede nede olsa. Bari rüya+mail felsefesine oynarım..

Şubat Dansı

Yıl sonlarına doğru evlerimize & ofislerimize illa ki yeni yıla ait takvim, ajanda gibisinden şeyler gelip durur. Kenarında köşesinde bastıran firmanın reklam kokan hareketlerini hoş görür ve bağrımıza basarız bu kağıtlar bütününü. Bu bağıra basmaların ardındansa ne var ne yok faslı gelir. Tabi buradaki kasıt tatillerdir. “Acaba haftasonuna mı gelecekler, yıl içinde kaç gün fazladan yatabilirim?” falan filan..

Tatillerden sonra hatta benim için başta olmasının da etkisiyle çoğu zaman önce baktığım yeni yıla dair bir diğer detay da Şubat ayıdır. Düşünsenize diğerleri her yıl aynı monotonlukta 30-31 arası gidip gelirken Şubat’ın dört yılda bir yarattığı 28-29 hikayesi hep bana karakterli görünmüştür. Kendine özgü bir yaşam tarzı yaratmış gibi 365 günlerin 6 saatlerine dört yılda bir kucak açar cüce Şubat.

Bu yıl 28′lik bir Şubat görmemize rağmen bana göre yine yapacağını yapmışa benziyor. Nasıl mı? Öncelikle girişte bahsettiğim şu 3 ayı gösteren uzun takvim formatında bu sene Şubat pek bir rahat, pek bir geniş göründü gözüme. Oradan bak farklılık yok, buradan bak yok, birkaç gün gittim-geldim baktım böyle. Sonradan sonraya farklılığa hala takılan gözlerim bu yılki numarayı en sonunda yakaladı. 5×7 şeklinde olmasa da her ay bir şekilde beş haftayı kapsıyor genel olarak. Örneğin Salı günü başlayan 31 günlük bir ay Perşembe günü bitiyor. Baştaki önceki ayın bir günü ve sondaki gelecek ayın üç günü içerisinde bulunulan ayı illa ki 5 haftaya yayıyordu.

2010 Şubat’ı ise en azından kendimi bildiğim dönemlerde rastlamadığım bir formatta dizilmişti. 28 günlük ay Pazartesi başlıyor ve Pazar günü son buluyordu. Yani tam bir 4×7 uyumu olarak gözüken bu diziliş, doğal olarak geçmiş ve gelecek ayların günlerini de Şubat’ın hanesine yansıtmamış, ve kazanılan 1 satır da takvimde gidip gelip dikkatimi çeken genişliği bir şekilde yaratıvermişti.

Kimseye faydası olamdığı halde bu tip konulara takılınca ne kadar enerji harcanabileceğine şaşıyorum doğrusu. Evet biliyorum hiç amacı yok ama çözemeyince resmen insan kafasında bir bilmeceye dönüşüyorlar ve üzerinden zaman geçtikçe sizi daha da içlerine çekiyorlar. Beynimizinm bir oyunu mu bilemiyorum ama sürekli bir şeylerle meşgul olma dürtüsünü kontrol edemediğimiz de bir gerçek. Her şey insan doğasından kaynaklanıyor galiba..

Derin

O kadar derin gözüküyor ki
Bulunduğun yer,
Göremeyeceğim kadar uzak,
Düşünebileceğim kadar yakın.

O kadar derin bakıyor ki
Gözlerin,
Unutulamayacak kadar güzel,
Dokunamayacak kadar narin.

O kadar derinden hissediyorum ki
Bazen seni,
Elim kolum bağlı geliyor
Katılırken her harfine sonuna kadar.

O kadar derine iniyorum ki
Senin için,
Satır arasındaki detaylara sarılıyorum
Ümidimi yarına taşıyabilmek için.

Yarına sözleşilen her başlık,
Sebebi oluyor önümüzdeki dakikaların.
Ortak fikirlerimle çalışsam da yanında kalmaya
Gözlüyor bir kulağım yine derinlerini.

(Diyelim ki şiirini yazdım, beş para etmez..)
Gece 1.23′te başka nereye yazılır ki?

F1 2010 Preview

Yaklaşık 50 gün sonra Formula 1′de, teknik anlamda 2009 start’ı kadar olmasa da heyecan anlamında en az 2009 sezonu kadar ilginç bir sezon başlayacak. Madem tekniği ikinci plana ittik kısaca onu açıklayarak yazımıza başlayalım ve devam eden bölümlerde bizi neyin daha çok heyecanlandıracağına bakalım.

2008 sonunda Formula 1′de tam bir belirsizlik söz konusuydu. Baştan aşağı değişen kurallar tecrübeli takımları sudan çıkmış balığa çevirirken tartışmalı yorumlar 2009 yılının şampiyonunu da bir yerde belirlemiş oldu. Bunlar zaten uzun uzun konuşuldu, tartışıldı ve nihayet geride kaldı. 2010′da ise yakıt ikmalinin yasaklanması, ön lastik ebatlarındaki değişiklik gibi birkaç değişiklik dışında teknik olarak bir yenilik yok. Ancak yeni gelen pilotlar & takımlar anlamında bakacak olursak da 2010 kadar yeni bir başlangıcı açıkçası ben hatırlamıyorum.

Kronolojik sıradan gidecek olursak, öncelikle düşen maliyetlerin de etkisiyle Formula 1′e katılan yeni takımlar gözümüze çarpıyor. Lotus, Campos, Virgin ve US F1′den oluşan yeni takımlar, her takıma 2 pilottan toplam 8 koltuk olarak özellikle genç ve Formula 1′den yavaş yavaş gitme yolunda olan pilotlar yeni bir başlangıç imkanı sağladı. Her ne kadar Toyota ve BMW gibi üreticilerin 2010′da yarışmayacaklarını açıklamaları bu kadrolarda bir daraltma yaratsa da BMW’yu devralan Sauber sayesinde kayıp sadece 2 koltukla kaldı.

Bu genel katılımların ardından gelelim büyük takımlara. Ferrari, 2010 için Felipe Massa – Fernando Alonso ikilisiyle yarışacağını açıkladı ve açıkta kalan Kimi Raikkonen yarışabileceği tek takım olarak açıkladığı McLaren-Mercedes’in, Hamilton’ın yanına son şampiyon Jenson Button’ı koymasıyla açıkta kaldı ve 2010 için WRC’de yarışacağını açıkladı. 2009 markalar şampiyonu Brawn GP ise Mercedes tarafından satın alınarak Mercedes GP ismini aldı ve belki de bu satın almadan daha önemlisi Nico Rosberg’in takım arkadaşı olarak 7 kez dünya şampiyonu efsane pilot Michael Schumacher ile anlaşarak 2010′un en büyük bombasına imza attı. Kuşkusuz tam yılbaşında açıklanan Schumacher’in dönüş haberi sadece Mercedes GP için değil, Formula 1 ile ilgili her bünye için 2010 hediyesi oldu.

Şampiyonluk mücadelesine katılımının yanı sıra başlı başına Schumacher markası bile yeterince heyecanlı bir sezon sunuyor. Raikkonen’in yokluğunda heyecansız, bir şampiyona bekleyenler, kendilerini birden Schumacher, Alonso, Hamilton, Massa, Vettel ve Button gibi isimlerin birbirlerine yakın güçteki araçlarla kapışması arasında bulunca neler hissedecek yorum getiremiyorum açıkçası.

Yüksek beklentili sezon başlangıcımızın aynı şekilde devam etmesi umuduyla ve güncel takım/pilot kadrolarını size sunarak 2010 önbakışını noktalıyorum. Hepimize şimdiden iyi seyirler.

McLaren Mercedes
Jenson Button
Lewis Hamilton

Mercedes GP
Michael Schumacher
Nico Rosberg
(mercedes gp’nin 2010 yili icin kullanacagi 3-4 numarali araclardan batil inanclari sebebiyle 3 numarayi alacagi aciklanan pilottur. normalde gecmis yilin suruculer siralamasinda ust sirada olan pilot kucuk numarayi alirken ve 2009′da schumacher’in yarismadigi dusunulurse rosberg ile takim ici degisimi yasamis bulunuyoruz. barichello’nun yavaslayip schumacher’in gectigi gunleri hatirliyoruz di mi hala?) Limon Sözlük

Red Bull-Renault
Sebastian Vettel
Mark Webber

Ferrari
Felipe Massa
Fernando Alonso

Williams-Cosworth
Rubens Barrichello
Nico Hulkenberg

Renault
Robert Kubica
?

Force India-Mercedes
Adrian Sutil
Vitantonio Liuzzi

Toro Rosso-Ferrari
Sebastien Buemi
Jaime Alguersuari

Lotus-Cosworth
Jarno Trulli
Heikki Kovalainen

Campos-Cosworth
Bruno Senna
?

Virgin-Cosworth
Timo Glock
Lucas di Grassi

US-Cosworth
?
?

Sauber-Ferrari(?)
?
?

Görünmez Engeller

Tolga’dan Tolga’ya ortalama bir birinci yıl hatırası olsun. Tarafınıza “alın bunu okuyun” diye özel olarak iletilmediyse bahse girerim bir şey anlamazsınız ki iletilenlerin bile zorlanacağına eminim. Zaman kaybı olarak nitelendirmeyeceğiniz yaklaşık 2000 karakter okumak istiyorsanız buyrun. Önceden uyarır, sevgiler sunarız.

İnsanın kendi kendini cezalandırdığı bir gün. 1000-2000-3000 kaç olursa olsun ne fark ederki gittiğin mesafenin? Karşında nasıl bir fedakarlık var göremiyor musun? Görüyorum ama malesef 1 yıl sonra.

Başkası olsa ne yapardı? Yüzüne bile bakmazdı emin olabilirsin. O bir yıllık yazışmaları karıştırıyorum da Tolga Kaçar‘ı bile ilk söyleyişte inandıramamışım bıraktığım izler olduğu halde. Gitmeden önce yazılıp sonrasına ışık tutması da ayrı bir gelecek görüşlülük. Haa “geleceği görmek” de bir yerlerde geçmişti di mi? Evet evet hatırlıyorum yine bir şeyleri örterek verilen bir cevap, kaçan değerlerin ardından ne olacak ne bitecek diye sadece dışarıda gözlemci kalışının ispatıydı sanki. Aynen öyle evet, hemde şu an yaptığın gibi, konuyla organik bağı olanların bile anlamayacağı cinsten.

Şu anda aslında teselli ikramiyesinin sahibisin de haberin yok Tolga. Anı görememe hastalığın o kadar yayılmış şu anı anlayamıyorsun. Ancak böyle yazılarla yüzüne çarpılıyorlar ki onu da binlerce kez dediğim gibi senden başka anlayan yok. Oldu olacak yeni birde dil geliştir ki toptan ilişkin kopsun şu dünyayla.

Neyse ki teselli ikramiyen son 1 rakam kadar değersiz değil. İyi bir dostun var hala karşında. Kötüye kullan diye demiyorum ama şu aşamaya geldikten sonra bundan da aşağı inebileceğini sanmıyorum. Tabi ki artık attığın her mesajda çekineceksin ve içinden düşüneceksin kendini karşı tarafın yerine koyarak “acaba hala hangi yüzle yazıyor” gibisinden..

Anlayacağın 1 yıl sonra artık görünmez engeller var önünde. Olduğun yerde durmaktan başka mücadele izni vermeyen, hiç aratmayan ve 160 karakter için bile hindi gibi düşündürten görünmez engeller. Kalpleri, açık denizler kadar özgür olduğu günlerden bir gölle sınırlayan günlere getiren görünmez engeller. Ve en önemlisi de “acaba bir defa daha olur mu?” sorusuna “nasıl güvenilsin ki” şeklinde cevap çarpan görünmez engeller var önünde.

Buyur Tolga, kimsenin nezaketini bozup söylemediği ama anlamamak için de gerçekten çaba harcanması gereken gerçekler bunlar. Her unutmaya çalıştığında hatırlamak için arşiv niteliğinde bir ilk yıl hediyesi.

Her ne kadar kendi kendime yazılmış olsa da bu sefer “to” yerine “about İ.” Aynı konuda insan bir defa hata yapar ve bu da mükemmelin bir basamağıdır. Bir zamanlar bir düşüncemiz vardı, burada var olman hakkında. Onun anahtarı da bu yazıyı duyuran mesajda olacak. “Cevap hakkı” diyor ya son günlerin popüler medyası, işte o hesap ne zaman istersen kullanabileceğin bir anahtar. Kim bilir belki bir daha hiç olmayacak şansıma selam olsun :)

Direksiyondan Tweet

Aman efendim nedir bu Twitter çılgınlığı bilemiyorum. Bir şey başlıyor, aylarca yerinde sayıyor sonra nasılsa bir ünlü eli değiyor ve bir bakmışsınız tüm kitlelere hitap eder hale geliveriyor. Ünlülerin sebebini hala anlamadığım insanları peşlerinden sürükleme geleneğinin teknolojik hali desek yalan olmaz sanırım.

Neyse olan olmuş biten bitmiş. Ünlülerin peşinden koşmasam da az çok bu işlerle alakam sebebiyle nedir ne değildir diye ben de açmış bulundum bu mereti. Ama kısa sürede herkesin farkına varacağı üzere sistem daha çok follower’lar (takipçiler) üzerine kurulu. Eh bu da biraz sistemi gene halka mal olmuş kişiler için anlamlı kılıyor. Yoksa sizin benim gibi kişilerin kim ne etkinliğini Twitter’dan (en azından text fotmatında) takip etsin ki? Hele hele ortamda Facebook gibi daha kapsamlı bir alternatif varken.

Ne başlık attık neler söyledik.. Esas konumuza dönersek, bana gereksiz gelen bu sistem birçok kullanıcının ilgisini çekiyor olacak ki Ford başkanı ve CEO’su Allan Mulally yeni bir ön panel geliştirdiklerini duyurmuş. Mesaj okuma falan tamam da bu sistem bir adım daha ileri giderek direksiyondan kontrol edilebilen tuşlarla Twitter mesajları gönderebilecekmiş. Sürücüler için cep telefonu bile alkolden daha fazla tehlike yaratırken birde tweet’lerlerse ne olur bilemiyorum. Yazacakları az çok belli aslında: “Sağ lastiği çukura düşürdüm, arkamdan gelen aracın uzun farları açık gözümü rahatsız ediyor, köprü de ne zamlanmış be, işte o kadar (bunu öndeki kamyondan okuduk), ışıklardan geçerken yeşil son anda kırmızı oldu EDS yakalamış mıdır acaba? Şu önde………. baam!@!&! Ahh kaza yaptım.”

Yani bu buluş gerekli midir veya insanlığa faydalı mıdır? Zaten telefonlar aracılığıyla sisteme ulaşılırken birde arabayı neden bu işe bulaştıralım? Belki bu işe gerçekten yüreğini koyanlara iyi gelecektir ama bunların kaçı sistemi arabayı sağa çekerek kullanır? Peki bunun dışında kullanımlarda ne olur? Cevaplar kafanızda, dilediğiniz gibi yanıtlayın. O değil de ufak ufak teknoloji düşmanı mı oluyorum nedir?